27 Eylül 2013 Cuma

ayna ayna söyle bana....

 



blogumun üstbilgi resminde görüldüğü üzere,aynalı kadın resimlerini severim.
(DÜZELTME: blog resmini değiştirdiğim için göremiyorsunuz.eski  blog resmim aşağıdakiydi)

hayatta bu hatunlar gibi el aynası tutup da gül cemalime bakmışlığım yoktur,
zaten böyle bir aynam da yoktur.
demek ki içimde kalmış olacak, bu resimler beni cezbediyor.
en kısa zamanda kendime bir el aynası boyamazsam nolayım...

üst resimde sağ tarafta duran,sırtı bize dönük olan arkadaşı bu çalışmanın öznesi ilan ederek işe koyuldum.resmi bu yönde print ettim.


    

gerçi josephin (özne kızımız olur kendisi) iki yönde poz verdi sağolsun. :))


arzu eden olursa,resimler büyük boyutlu,
yani print edilmeye hazır ve nazır boydalar.güle güle kullanın...

josephin bir kenarda aynasına bakadursun,biz kutuyu boyamaya başlayalım.

siyah beyaz resim transferi yapacağımızdan kelli,
 kutunun siyah-beyaz-gri tonlarında olmasına karar verdik joziyle...
kendisi o kadar sıcak kanlı ve naif bir fransız hanımefendisi ki hiç itiraz etmedi.

olmazsa olmaz rölyef pasta ve stencil ile kutunun kenarlarına desen yaptık önce.




ve kutunun her yerini griye boyadık bir güzel...


ardından eskitmek istediğimiz yerlere mum sürdük ve kirli beyaza boyadık.
boya kuruyunca zımpara yaptık ve eskitmelerimiz oluştu.


lakinnnn,josephin bu eskitmeyi beğenmedi.
kutu annesinden kalmış gibi görünmeliymiş,anneannesinden değil...:))

kirli beyazla hafif dokunuşlar yaparak grileri azcık sakladık.


sıra geldi transfer yapmaya.

josephinin resmi tek başına kutunun kapağını doldurmayınca,
"ne istersin şekerim,nasıl bir resim koyalım yanına?" diye sordum.
kendisi piyano hocası Fredic Burgmüller'e aşıkmış.
ama adamcağızın bizde hiç resmi yok.
fakat broşürü var :))


bu resmi de ters çevirip print ettik.
transfer yapacaksanız yazıların ters olması gerekiyor.

kutunun kenarları için kenar desenlerini de josephin kendi seçti.


burada ve burada transferin nasıl yapılacağını anlatmıştım haddim olmayarak...

veee işte josephin'in yeni ikamet adresi :))



ve kutunun içi...boya değil,peçete dekupajı...
mat sprey vernikle 2-3 kat vernikledik.
bitirdik jozi'nin emanetini..
aynasını buraya koyacak bizim hanımefendi...




ha bu arada...size çok çok selam söyledi... :))



21 Eylül 2013 Cumartesi

sandalyeden bank olur mu?


olur...

eğer yemek odası takımından sıkıldıysan ey sevgili okur...
ne yapsam  da şunlardan kurtulsam diyorsan...

sıkılmasan da sandalyelerin seni terk etmeye niyet ettiyse...
oturunca bir o yana bir bu yana sallanıyorsan...

ayakları ayrılmaya başladıysa...
cilası çizilip büzüldüyse...

bahçeye bank lazımsa...
ve en önemlisi de sana bank yapacak marifetli bir kocan varsa...

neden senin de olmasın?
senin neyin eksik? dedim birgün kendi kendime...

ve evin plan proje müdürü,araştırma geliştirme sorumlusu,
yok yere iş açma personeli olarak,kafamda kurdum kuruşturdum,
netten resimleri buldum buluşturdum,
taslakları karaladım çiziktirdim,
metreyle ölçtüm biçtim,

"sev beni,çok sevimliyim ben"  diyen yavru köpek bakışını suratıma yapıştırdım,
kocişimin karşısına geçtim....

ikna etmek 10 sn. falan sürdü.
adam zaten kesip biçmeye meraklı...
çekiç,matkap,çivi,testere...hayatının temel taşları...

"yapamayacağım şey yok,yeter ki malzeme olsun" der, malzemesiz de yapar. :)

tek sorun zamansızlık...
haftasonu olacak,kahvaltısını yapacak,kahvesini içecek,
keyfi gelecek, biraz ara gazı verilecek, etrafında fazla dolaşılmayacak,
her aşamada fikir beyan edilecek,beğeniler övgüler havada uçuşacak...

heh işte sen o işi daha başlamadan olmuş bitmiş say.. :))



3 adet sandalyeyi yan yana koyarsın,
minderlerini başka bir projede kullanmak için kaldırırsın. 
ne de olsa artık evin, bu ahşap boyama,mobilya yenileme sevdası yüzünden,
Ümraniye çöplüğüne dönmüştür.

işaretli yerlerden önce matkapla delikler açıp,uzun vidalarla tutturursun.
destek olması için arka tarafa bir tahta parçası çakarsın.


kolçaklara gelir sıra...merdiven altlarında,
depoda, sağda solda kolçak yapacağın birşeyler arasın ama aslında gözünün önündedir. 
bahçede atılıp duran katlanır ahşap sandalyelerin sırt kısmını kesersin.
sandalyeye vida ve çivi ile tutturusun.



sıra geldi oturak kısmına...keresteleri aynı boy kesip birbirine eklersin,
ön tarafına oval bir şekil verip dekupaj testresi ile kesersin,sandalyelere monte edersin.

bu işleri yaparken halalarını ziyarete gelen iki güzelliği banka oturtursun,
delibaşa da "otur sen de cicişlerin yanına,resim çekicem" dersin ama oturmaz :))
12 yaşında bıyıkları çıkmış yağız delikanlı,gider oturur mu boyanmamış banka?
karizması çizilir...ne de olsa büyüdü...ne işi var mobilya yenileme resimlerinde?
ayakları 40 numara,dili 45 numara oldu :)

mobilya tamiri kısmı bitti,geldik boyama faslına...
yüksek mimar,yüksek mühendis,yüksek marangoz ve yüksek işçimiz,
eserini başarıyla sorunsuz bitirdi.

bu aşamada bendeniz devreye girdim,yüksek boyacı...


ve enamel matrix zamanı...

ilk deneme, ilk çığlıklar, ilk pişmanlık zamanı...
"ben ne yaptım ya" zamanı...
"silsem çıkar mı acaba" zamanı...


ilk kat kuruyana kadar ben öldüm öldüm dirildim.
evet biliyorum en az 3 kat boyayınca kapanacak, bu kötü görüntü yok olacak...
daaa...hadi gel anlat bana...

anlattım...sakin ol kızım dedim,git bi kahve iç,hava sıcak,hemen kurur dedim...
ikna ettim kendimi...


ve işte ikinci kat...rulo fırça ile her yerini incik cincik boyadım...


iki kat boyayınca da kapandı aslında,istediğim gibi oldu.
ama ben eşeği sağlam kazığa bağlamayı severim.
bir kat daha attım,boyamız enamel matrix mat beyaz...
parlak sevmiyorum ben. aslında süt beyazı da sevmiyorum.
o yüzden içine sütlü kahve ahşap boyasından ekledim bir kaç damla.
bir kaç damla da gri...oldu sana kırık beyaz..
tinerle azcık sulandırdım boyayı.


ve işte 3.kat...


istediğim gibi oldu.aferin bana...


sırt kısımlarına lazer kesimli  ahşap apliklerden koyduk.
yüksek marangozumuz tutkal ve ince çiviler kullandı.
fazla mesai yani :)

vernik falan istemez bu boya.
en güzel kısmı da bu bence...
zımpara yok,vernik yok...kolay iş yani...
aplikleri de boyadık ve bitirik bankımızı...


saksılarımızı, çiçeklerimizi yerleştirdik.


sehpalarımızı,kırlentlerimizi...


keyifle kahvemizi içeceğimiz güzel bir yer oluşturduk ailece...
ve gelen misafirlerin,bahçede en çok resim çektirdikleri ikinci mekan oldu bu köşe...
birinci mekanı daha sonra anlatırız...

işten gelince üstümü değiştirip mutfağa inerim.
ilk işim ketıla basıp bahçe kapısını açmak olur.
illa ki bir nescafe içerim bankıma oturup.
sola sönerim kalonşelerime bakarım.
sağa dönerim küpelilerime bakarım.
bir de karşı komşunun çirkin köpeği Hera'ya...:))
Hera beni pek sevmez,ben de onu.
ama bankıma oturmama bişey demez...
ne de olsa benim evim,benim bahçem,benim bankım...




19 Eylül 2013 Perşembe

Kuyruklu bir yıldız gibi...


Yoksun..
Yok…
Yani hiç kalbin atmamış…
Yani hiç nefes almamış…
Yani hiç varolmamış gibi…
Masal gibi…
Bir varmış…
Bir yokmuş…
Varmış...
Yokmuş...
YOK….


Gözlerimin seni ilk gördüğü andan, son gördüğü ana kadar olan zaman dilimini, 
beynimin en kalın duvarları arasına hapsettim. 
Sadece güzel şeyleri ayıklamadan, kendime saklamadan,
 fazlalıklarını budayıp eksikliklerini tamamlamadan… 

nasıl yaşandıysa öyle… 
işime geldiği gibi değil, olduğu gibi, yaşandığı gibi…


Kim silebilir?

Kim yok edebilir?
Ölüm mü?


Benden kaçışların… kovalayışlarım… 
bir yıldız kayması kadar kısa bakışların... 
yakalanınca yüzünde beliren pembelik… 

başını nereye sokamayacağını bilemezdin, 
kalbini kime vereceğini bilemediğin gibi…


Göz görür yürek severmiş.

“ sen benim gözümle yüreğimle gördüğüm,
sen benim gözümle yüreğimle sevdiğim olur musun? “ dedim.
Oldun… oldun ama zaman aldı… oldun ama gittin!…


Ölüm ne kadar insafsız… 

göğsümde keskin bir acının her türlü şiddetini yaşattı bana, 
varolmaktan yok olmak zamanına geçişin…


Artık “sensiz” bir hayatın başladığı ilk saniye anladım,
 durmadan söylediğin o cümlenin anlamını. “her zaman kıyametin arifesindeymiş gibi yaşamalı insan.” 

Ben yapamadım bunu, şimdi her gün kıyametin ta kendisini yaşıyorum.


Şimdi anlıyorum,

En güzel anlarda bile içinde taşıdığın sıkıntıyı…
En yüksek kahkahanın bile içinde sakladığın buruk tebessümü…
Kendinden kaçışlarını, insanlardan – benden bile - saklanışlarını…
Neden insanların sana şefkatle, bana acıyarak baktıklarını…
Neden kendini şeffaf ama geçilmez bir duvarın arkasında tuttuğunu…
En muhteşem duyguların içinde bile, en acı verenlerinden birer damla bulunduruşunu…


Neyin önünden kaçtın?

Neyin arkasından kovaladın?
Hepsini anladım.
Sen ölünce…


“insan ölümlü bir mahluktur.”

“insan ölümlü bir mahluktur.”
“insan ölümlü bir mahluktur.”


Neler düşündün, neler geçti aklından?..

herkesin bildiği, benim aşktan kararmış gözümün görmediği bu “yok oluş” gerçeğini…
Neden?!.
Neyi istedin?..
üzülmemi mi,üzülmememi mi?


“acıların en acısı kendi kendimize çektirdiğimizdir.” 

işte seni yok eden de buymuş, anladım. sen beni de yanında sürükledin… 
nereye gidersem gideyim, nerede olursam olayım, hep aynı manzara… hep sen…


“Nerdesin benim küçük mucizem?

Hadi gelip kapıyı çalsana.
Hadi kokunu burnuma
Yüzünü elime dayasana…”


Yazdıklarını buldum... üzgünüm benden istediklerini yapamam… 
”üzülme, bana kızma, acıma, hayatını mahvetme, güzellikleri hatırla,ölümü unut..” 



sana, yaşanmış her şeyi bu kadar boş kıldıran nedir?..

her zamanki gibi kendini ifade edemeyişin mi?.. 
yoksa ölümü sindire sindire kabullenişin mi? 
Biliyorum ki yine, yazmak istediğin binlerce kelimenin arasından bunları seçişin, 
sadece ve sadece hayata vermek istemediğin hesaptan kaynaklanıyor.


Kuyruklu bir yıldız gibi geçtin hayatımdan…

pırıltılarını sağa sola savurarak; 
yüz yılda bir gelen ve bir daha görmek için bir ömrün yetmediği bir yıldız gibi..
kısa ama harika bir zaman dilimine beni de dahil ettin. 
Şimdi senin için üzülmememi ve unutmamı mı istiyorsun?..
her zaman beni güldürürdün ama bir ölü olarak bunu hala yapabilmen çok ilginç…


Neresinden bakarsan bak iğrenç haldeyim!.. 
ben bu durumdan Polyanna’nın bile bir mutluluk kırıntısı bulup çıkaracağını sanmıyorum... 
tüm hayatı bir sis bulutu arasından seyrediyor, dinliyorum… 
ara sıra o bulutun içine girip güneşi bulmak istiyorum ama korkuyorum inan, 
ya o da beni bırakıp giderse? 
Hayata karşı kahramanca savaşamıyorum artık, gücüm yok.



Bir kez kabullenebilsem senin yok olduğun gerçeğini… yapamıyorum.



Eksikler, yaşanmamışlar, her güzel şeyin arkasına saklanmış o iğrenç gerçek!.. 
yapmaya, tatmaya vakit bulamadığım her şey beni rahat bırakmıyor.

Kızgınlığımın sebebi bu işte!.. eğer karanlığa doğru yola çıkacağını bilseydim, 
her günü kıyametin arifesindeymiş gibi yaşardım ben!.. kabul edemiyorum bu gerçeği.


“insan ölümlü bir mahluktur.”

“insan ölümlü bir mahluktur.”
“insan ölümlü bir mahluktur.”


Kalp atmıyor, ciğer solumuyorsa, insan ölüdür.

Sen ölüsün!
Yoksun!


VARSIN!

Yani kalbin atmasa da…
Yani nefes almasan da…
Yani masal gibi…
Bir varmış bir yokmuş diye başlayan,
Kötü başlasa da iyi biten,
İnsanların dilinde,kitapların sayfalarında,
dünya döndükçe,ağızdan ağza…
unutulmayan masallar gibi…


kuyruklu bir yıldız gibi…

yüz yılda bir gelip pırıltılarını savuran
kısa anlık mutluluklar yaşatıp,
kaybolup karanlığa giden…
uzaklara ışıklarını saçan
ve benim bir daha göremeyeceğimi bildiğim halde
beklediğim özlediğim…
o bir avuç pırıltıya ömrümü harcadığım bir yıldız gibi…
Kuyruklu bir yıldız gibi...


14 Eylül 2013 Cumartesi

Laleli'den geçilir,Lalelimden geçilmez...


Lalelim Laleli'de oturur
Laleli lale kokar lalelimden.
Laleli'den geçilir
Lalelimden geçilmez!..

demiş Orhon Murat Arıburnu...

lakin kokan laleye hiç rastlamadım.
onun aşkıydı belki de lale gibi kokan
bilemem... benimki öyle kokmaz:)

what ever...

zamansız lale resmi koyasım var buralara,
lale resimli tepsimi gösteresim var.

hiç zorlanmadan,basit yöntemlerle,dümdüz,kısa zamanda yapılan bir tepsi bu.

hani özene bezene bir iş yaparsın,
her aksilik seni bulur,
her zaman yaptığın şey bir türlü güzel olmaz,
her adımda daha da batarsın,
düzelteyim dersin daha kötü olur...

heh işte,bu tepsi öyle olmamıştı.
her aşama yağ gibi kayıp gitmişti.
ne sorun,ne pürüz,ne aksilik...

çünkü bu tepsiyi yaptığım kişi,
zaten pozitif birisiydi.
ne yapsan beğenir,
hediye aldığına sevinir,
yüzü hep güler,
"kendin nasılsan işin de öyle gider"
                             

   *********************

boyanacak objeyi ellerim,dokunurum,severim önce...
ben kıymık,pürüz ararım, o sanar ki ona aşığım...

aşk öyle kolay olmaz canım benim.
önce tanıyalım birbirimizi,
görelim neymişiz nasılmışız...

varsa bir pürüz,hemen hallederiz.
zımpara ne işe yarar? :))


rölyef pastayı severim ben,çok da kullanırım.
bu tepsi de nasibini aldı bundan.
şablonu objeye kağıt bantla tutturup pasta rölyefi bir spatula ile sürerim.
kalın bir kabartma istersem bolca sürerim.
incecik bir kabartma olsun istersem,sıyırırım rölyefi spatulayla.


pasta kuruyunca alt rengi boyarım.
hani eskitme yapınca,alttan görülen renk.
desenin içinden bir renk seçerim bunun için.


yeşile boyadım tüm tepsiyi.
zaten bu yeşile bayılırım ben,eskitmeye çok yakışır.

bir de kahverengi eskitmeyi severim.
bir de petrol mavisi eskimeyi.
bir de siyah eskitmeyi :))

pembe mor kırmızı turuncu vs..eskitmeyi sevmem yani...
yapmam,beğenmem...
gerçi bir gün böyle birşey yaparsam şaşırmayın sakın.,
arada sevmediğim şeyleri de yaparım ben :))


kirli beyaza boyadım her yerini sonra.
içini ve altını boyarken boyayı azcık sulandırdım.
olduğu gibi sürünce fırça izleri kalır genelde.
sulandırıp sürersen kalmaz ama en az 3 kat boyamak lazım.

kenarlarını boyarken kuru eskitme yaptım.
mumlamadım yani.

kupkuru bir fırçayı boyaya azcık dokundurup,
fazla bastırmadan boyuyorsun,
hani püsküllü toz alma fırçası vardır ya
hah işte onunla nasıl toz alırsın,
öyle boyuyorsun işte..
toz alır gibi yani...
fazla bastırmayacaksın,dokundurup kaçacaksın :)
alltan fon rengin belli olacak.


tepsi küçük,peçete büyük..
ayarlama yaparım genelde,
desenler kaybolsun istemem,



ikili şeffaf çatlatma yaptım bunun için.
craftsy-crackle varnish.

ilk aşamadaki medyum, dekupaj tutkalı gibi beyazdır.
kurudukça rengi açılır,şeffalaşır.

ikincisi ise zaten şeffaftır ve sürdüğünüzde yağ tabakası gibi görünür.
ikisinin arasında bir gün beklersem güzel bir çatlatma elde ederim.


çatlaklar oluşunca ve iyice kuruyunca çatlakları beyaz yağlı boya ile doldurdum.
yeşil de olurdu aslına ama çok karartacaktı görüntüyü,beyaz iyidir.


beğenince bir tepsi daha yaptım.
aynı yerden alınmış başka tepsi,biraz daha büyük sadece.
aynı peçete,aynı tutkal,aynı fırça,
aynı boya,aynı medyum,boyayan aynı ben...
ama tepsi başka birine...
ve dediğim aksiliklerin hepsi oldu.
kiminin işi hep ters gider dedim ya...
gene de halletik sorunları.
inşallah o da kendi sorunlarını halleder...

velhasıl kelam,
ikisini de beğendim.

iyi düşünelim iyi olsun deriz ya..
iyi düşünürüz ama bazen  iyi olmaz işte...

sevgili okur...
biz gene de iyi düşünelim,iyi olsun bakalım...




8 Eylül 2013 Pazar

sen hiç "dokuzdonlu" gördün mü?


işte gördün...
hiççç şaşırma sevgili okur...
bizim köyde hasekiküpesine "dokuzdonlu" derler.
ve evet dokuz donu da vardır ayrıca...


Bilimsel Sınıflandırma
Âlem: Plantae
Bölüm: Magnoliophyta
Sınıf: Magnoliopsida
Takım: Ranunculales
Familya: Ranunculaceae
Cins: Aquilegia sp.



şimdi size bu güzelliği  nasıl anlatsam?..

boyunu posunu,kaşını gözünü,endamını...
ve bitmeyen aşkımızı...


bahçe işlerine nasıl bulaştım,

bir bahçeye nasıl ulaştım,
bahçeme neler ettim,
hele bahçem bana neler etti...
ah vaktim olsa da incik cincik yazsam...
ah o vakti bir yerlerde bulsam..
ya da  biri bana getirse...


haseki küpesi benim,bahçemde çiçek açan ilk bitkidir.

her sene açan ilk bitki değildir elbet. o makam kardelenlerime aittir.
bir bahçeye sahip olup da evime teşrif eden 
ve çiçeklerini gösteren ilk bitki olma şerefine nail olmuştur haseki..

2006 aralık ayında,deli dürtmüş gibi kar kış kıyamette taşındık Sarıyer'e...
ne çiçek zamanıydı ne böcek...
zaten ortada bir bahçe de yoktu.


2007 mart ayında, halam bana iki saksı içinde,
ne olduğunu anlamadığım,bilmediğim 
ve hatta daha önce hiç görmediğimi iddia ettiğim bir çiçek verdi. 
çiçek dediysem, bol yapraklı birşey...ne çiçek sapı var ne de tomurcuk...



ben: bu ne çiçeği?

halam: dokuzdonlu
ben: o ne ya? hiç duymadım.
annem: nasıl duymadın kızım? 
bizde de vardı ya hani bahçede.
ben: hiç görmedim valla,bilmiyom.

annem: hey Allah'ım, nasıl görmedin.hani şöyle açıyor böyle açıyor. 
yengende moru var,pembesi var.bizde iki renklisi vardı,
hani böyle kat kat...dokuzdonlu işte,,,

ben: kesin başka bir adı vardır da siz abuk subuk isim koymuşsunuzdur :))) 
hahah donu da varmış bak bak...
annem: biz dokuzdonlu diyoruz.mayısta açıcak bak görücen o zaman.çok güzel...


şeklinde geçen bir konuşma ile Tekirdağ'dan bahçeme teşrif etmişti dokuzdonlu..

tabi yanında adını sanını bilmediğim,kendisini hiç görmediğim,görsem de 
dikkat etmediğim bir sürü çiçekle birlikte...


her zaman bahçeleri çiçekleri,bahçe dekorlarını,süsleri,düzenlemelerini sevmişimdir.

tatillerde gezmelerde resim çektirirken 
hep çiçekli böcekli yerleri,saksıları,sarmaşıkları,renkli masaları sandalyeleri olan 
cafe ve restoranları seçip poz vermişimdir.
ama çiçek isimlerini öğrenmek için hiç gayretim olmamıştır.


gül,lale,sümbül,sardunya vb. gibi,
mecburen bildiğim çiçek isimlerinin haricinde tek bir bitkiyi bile tanımazken,
şimdi nerdeyse çoğu çiçeğin ve özelikle yetiştirdiğim bitkilerin 
sülalesinin isimlerini ezberlemem çok kısa zaman aldı diyebilirim.



bahçe sevdasına düşünce algıda seçicilik, şideetli bir biçimde kendini gösterdi.



2007'nin mart-nisan aylarında,yeni evimize "hayırlı olsun" gezmesine gelen 
nerdeyse tüm arkadaş ve akrabalarım elinde bir saksıyla ya da 
bahçesinden söküp getirdiği çiçeklerle veya tohumlarla geldi.



annem,teyzem,babaannem ve halamın ciddi çiçek hastası olduğunu 
ve hatta teyzemin senelerce yaptığı işi bırakarak bir çiçekçi dükkanı açtığını göz önüne alırsak; çiçek,fide ve tohum konusunda hiç sıkıntı çekmediğimi anlarsınız...



ve ilk çiçeğim,ilk gözağrım,ilk aşkım...





Haseki küpesi, lale devrinde yetiştirilmiş bolca. 
o dönemde bir hasekiye hediye edilen küpenin çiçek şekline benzediği için 
"haseki küpesi" denmiş ismine.



hangi padişah hangi hasekisine hediye etmiş çok aradım ama bulamadım. 
bu isme vesile olan gözde dilberin kim olduğunu bilmek isterdim açıkçası...



haseki küpesi yumrulu ve çok yıllık bir bitkidir.

her sene gidip seralardan bir sürü para dökülerek alınan 
ve bir ay sonra kurup çürüyen ya da gösterişini kaybeden çiçeklerden değildir yani.
zaten çoğu çiçekçi veya seralarda bulmanız zordur.
Yalova'daki büyük seralarda bulmak daha kolay
ya da tohumdan yetiştirin ama sabırlı olmanız gerekli.


tohumları çörekotu tohumuna benzer,sadece daha parlaktır.

tohumlar soğuk ister,kar ister ,buz ister.
yani geçen bahar açan çiçeklerden sağa sola dökülen tohumlar,
ertesi baharda daha kolay yetişir.
ilk kez yetiştirecekseniz, o zaman ocak-şubat gibi ekerseniz daha iyi olur.










  

acemi bahçıvansanız ve hasekiyi bahçede kaybetmek istemiyorsanız 
nereye diktiğinizi iyi hatırlayın veya bir yere not edin,
çünkü kışın yaprakları tamamen kurur.


mart ayının başında minik,yoncaya benzer yapraklarını kıvrım kıvrım çıkarır.

ne yazık ki ilk sene çiçek vermez.
çiçekler için ertesi yılı beklemeniz gerekir.
"sabırlı olmak lazım" demişliğim ondandır.  :))


yapraklar dikildiği yeri doldurur fakat yarı gölge ve rüzgar ister.

iyi sularsanız bol yapraklanır.




eğer ikinci yıla kadar gelmeyi başardıysanız nisan sonunda tomurcuklanır...

ve bundan sonraki her nisan...



ve her mayısta bahçenizi şenlendirir.


hani "yeter ki gel bana,senede bir gün" şarkısı var ya...

hepimiz ezbere biliriz.
hatta Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet'li filmi bile vardır.


heh işte bizim sevdamız da "senede bir ay"dır.



1 aylık çiçek için 11 ay beklemeniz gerekir ama kesinlikle buna değer...



sağda solda en çok gördüğüm tür bu renktir benim,şarap rengi..
Trakya'da çoğu bahçede bundan vardır.
en çok tohumu da bundan almışımdır.
ve en çok fideyi de bu renkten hediye etmişimdir...



hasekinin çiçek sapları 90 cm.yi bulur...çok ince ve çok zariftir.

gelin gibidir adeta...şeklini şemalini inceledikçe yaradana şükrederim.







toprak olarak çok seçici değildir. 

bu konuda çok nazlanmaz.
bahçenin herhangi bir yerine ekip dikebilirsiniz.
ama bana göre yarı gölgeli alanda yaprakları daha keyifli olur..








sarı olan hasekimin alt türü biraz daha değişiktir.

kuyruklu yıldız derim ben ona...:))
yaprak yapısı da daha farklıdır,
maydonoza daha çok benzer..




içi beyaz dışı mor olan katmerli bu sene açmadı 
ya da ben söküp söküp eşe dosta hediye ederken,
birilerine verdim kuşkusuz...
kendisi bu sene aramızda yoktu,resimler geçen yıldan...



sonbaharda yetişkin hasekileri yerinden çıkarıp köklerini ayırarak çoğaltabilirsiniz.
fakat havaların ılık veya soğuk olması gerekir.
genelde bu tür uygulamalardan pek hoşlanmadıklarını söyleyebilirim.



velhasıl kelam haseki küpesi harika bir çiçektir.

birlikteliğimiz her bahar kısa sürse de aşkımız hiç bitmez...



tohum satın almak için ZEN GARDEN sitesini tercih edebilirsiniz.



size de bir haseki küpesi nasip olsun dileği ile...bol çiçekli günler...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...