26 Mart 2014 Çarşamba

bilenler konuşmuyor, konuşanlar bilmiyor...



Babam ve Oğlum filmini eminim çoğu kişi seyretmiştir.
film sinemalarda gösterilmeye başlandığında benim delibaş 4 yaşındaydı.
kuzenim bir iki günlüğüne İstanbul'a gelmişti ve ikimiz bu filme
 eşimi de götürmeyi bir türlü başaramadık...
"filmde hem "babam" var, hem "oğlum" var,hayatta gelmem" demişti.
Aslında haklıydı...
film gösterime girdiği andan itibaren gişelerle birlikte 
yurdum insanını da dağıtmıştı.
gözleri yaşartmıştı,herkesi ağlatmıştı...
filmden çıkan oğullar babalarını,babalar oğullarını telefonla aramıştı.
yan yana seyredenler birbirine sarılıp kucaklaşmıştı.
analar ağlamaktan fenalaşmıştı...

filme gitmeden önce seyredenlerden aldığım yorumlar hep şöyle başlamıştı.
"yanında mendil götür"

ben...
Münir Özkul,Adile Naşit,Kemal Sunal,Halit Akçatepe gibi isimlerden oluşan 
kadronun çektiği tipik komedi filmlerinin bazı sahnelerinde bile 
hüngür hüngür ağlayan ben...
yanımda en az benim kadar sulugöz bir kuzen...
aldık başımızı filme gittik.

 ısrarla "ağlamıycam ağlamıycam" diye içsel yırtınmalar yaşasam da 
kapıdan çıkarken kağıt mendilleri çantama zulaladım.
çünkü biliyorum ki bayramlarda yayınlanan 
KENT şeker reklamlarında bile dağılan ben,
hiç ummadığım insanların bile ağladığı zırladığı bu filmde,
kim bilir kendimi nasıl komaya sokacaktım...

gerisini anlatmama gerek var mı?
fimdeki "açeydim gollarımı getme diyeydim"
sahnesine gelmeden,ta filmin ilk sahnesinde ben ağlamaya başladım.
hani Deniz'i doğururken,annenin öldüğü sahnede...
sessiz sessiz ağladım...
ortam karanlık..kimse kimseyi görmüyor...
istediğin gibi  sessiz sessiz ağlayabiliyor insan :)

arkamızda bir grup üniversite çağında fırlama gençlik...
hihi ho ho ho hii şeklinde gülüştüler film boyunca..
ben ağladım...
amaçları dalga geçmek değildi aslında...
sadece herkesin ağladığı filmde ağlamamaktı amaç... :)

ve beklenen sahne yaklaşınca ben gardımı aldım.
hani kamikazeye bindiğinde,
tam ters döneceğin saniyeyi beklediğin an vardır ya...
hani kendini kasarsın ve hazırlanırsın...
sıkı sıkı tutunursun...

işte tam da o malum sahnenin başladığı anda...
müziğin yavaştan derinden duyulduğu anda...
ben kendimi kastım....ağlamıycam....
ağlamıycam ağlamıycam....
ve o an ne oldu biliyor musunuz?
arkamızdaki fırlama gençlerden biri,
"abi kas kas nereye kad...." dedi
ve gerisini getiremeden böhüüü diye bir ses çıkardı
ve hönkürerek ağlamaya başladı.
 :))))

ve ben ilk kez bir filmde, ilk kez bir duygu yaşadım o an....
gözyaşlarım sümüklerime karışırken 
ve ben her ikisini de kontrol edemezken... :)
kontrol edemediğim gözyaşı ve sümüğe bir de ağlama sesim eklenirken....
sahne bir türlü bitemezken,ıstırabım her salise artarken...

birden Salim karakteri babasını devirip geçti ve tarlaya doğru koşmaya başladı.
karısı Hanife'nin "Salimmmm, nereye gidiyon Saliiimmm" repliği ile
 ben,gözyaşlarım,sümüklerim ve kahkahalarım bir bütün olduk :))
ıstırabın derin kuyularında acı çekerken
birden kahkahalarla gülüyordum.
ve işin garip tarafı...
bu yaşayan sadece ben değildim...

insanlar sinemaya gider,filmi seyreder...
film biter,ışıklar açılır. 
herkes hareketlenir ve o an film hakkında yorumlar hemen başlar...
dışarı çıkıp sigara içenler olur,telefonlarını açanlar...
işi olanlar hızlı hızlı hareket eder,işi olmayanlar oyalanır...
film seyreden insanların,salondan çıkarken yüzlerine bakarsanız,
içerde nasıl bir film seyrettiklerini anlarsınız.
komedi mi,dram mı?
eğlenceli mü düşündürücü mü?
film iyi mi kötü mü?

fakat bu filmden çıkan insanların yüzünde garip bir ifade vardı...
hem ağlamıştık hem gülmüştük...
üstelik bu zıt iki duyguyu bir saniye arayla
tüm hücrelerimizde hissetmiştik.
insanların gözleri şiş,burunları kırmızıydı...
fakat bir kahkahanın insanın yüzünde yarattığı o güzel görüntü de vardı yüzlerde...
karmakarışık bir ruh hali....
ne hissedeceğini bilemediğin ama aynı anda bir sürü duyguyu hissetiğin hal...

saniyede ruh halimi değiştiren bu film hakkında günlerce yazabilirim.
ama niyetim yok.

peki bunları neden anlattım?

güzel yurdumun güzel insanı....
 gezi olaylarının başlamasıyla,
her geçen gün dozu daha da artan bir 
"Babam ve Oğlum" sendromu yaşıyorum kendimce...
sosyal medyayı takip eden çoğu kişinin de 
aynı şeyi yaşadığını görüyorum.
saniyelik değişiyor ruh halim....
haberleri izliyorum, aynı duygu...
sosyal medyaya dalıyorum,aynı duygu....
insanlarla konuşuyorum,aynı duygu...

facebookta bildirimleri okurken kendimi kaybediyorum.
bir yandan üzüntü,kaygı,nefret,gözyaşı...
bir yandan kahkahalar,gülümsemeler..
bir yanda vah vahlar ...
bir yanda tüh tühler  ...
bir yanda kahır bela ...
bir yanda ha ha hi hoo.

bir cenaze haberinin ardından ağlıyorum,
başka bir bildirime yapılan yorumları okurken gülmekten boğuluyorum...
karikatürlere,duvar yazılarına ağzım yırtılarak gülüyorum.
orantısız zekanın durdurulmaz hızına yetişemiyorum.

bir iki "ay hadi amin" duasının arasına,
"hay Allah kahretsin yaaa" diyorum.
ülke olarak bizi daha neler bekliyor kestiremiyorum.

ne hissettiğimi bilmiyorum,
neyi hissedeceğimi bilmiyorum...

ve kimsenin de bildiğini sanmıyorum.

çünkü

BİLENLER KONUŞMUYOR...
KONUŞANLAR BİLMİYOR....



16 Mart 2014 Pazar

blog kafayı yedi..şimdi sıra bende :)







okuma listem kayboldu...

istediğim yeni bir bloğu takip edemiyorum...

izlediğim hiç bir bloğu göremiyorum...

beni gören var mı merak ediyorum...








2 Mart 2014 Pazar

Siyah beyaz... film gibi biraz...


evet...o benim...
hani "daha çok boyama yapıcam ve daha sık yayın paylaşıcam"diyen kişi...
geldim,yaşıyorum...

sizlere kendi şahsi bilgisayarımdan sesleniyorum.

"şahsi " kelimesini duyunca aklıma sürekli aynı şey geliyor.
shrek-1 filminde eşek ve ejdarhanın,
prensesin esir olduğu kule içindeki prensesi kurtarma sahnesinde,
ejderhada eşeği yakalar ve eşeğe bir görüşte vurulur :)
 kuyruğu ile oynar, korkan eşek saçmalar ve şöyle der,
"o benim kuyruğum,benim şahsi kuyruğum...
ve ben o filmi her seyredişimde buna gülerim,
beraber filmi seyrettiğim kişiler gülmez :)  ama ben gülerim...

evimizin direğinin,gecikmeli olarak da bana verdiği doğumgünü hediyesi olan,
şahsi leptobuma tüm belgelerimi,resimlerimi,dosyalarımı ekledim.
artık rahatım...

bu arada hep boş oturmadım tabi...
bir iki obje de boyadım,eskiden yaptığım ama 
son halini resimleyemediğim bir kaç objenin de resimlerini çektim bu arada.

işte bu tepsi de onlardan...
yapalı bi 150 sene olmuştur sanırım :)
ilk transfer denemelerimden biri...

işte resmimiz..Harrison amcaya teşekkürlerimle...


önce resmi tepsinin içine koydum,bakalım boyutlar uygun mu? evet uygun...


sonra sadece eskitmek istediğim yerleri 
yani tepsi kenarlarını siyaha boyadım.
mum sürdüm siyah kısımlara...


daha sonra tepsiyi beyaza boyadım bir kaç kat...



ve resim transferi yaptım.
transfer hakkındaki tüm detayları bir önceki postta anlatmıştım.


resmi yapıştırdım,bekledim,ıslattım,soydum...


mumladığım kısımları zımparaladım..
mat sprey vernikle vernikledim..
sonuç....


bu tepsiyi kimseye vermedim,kendime sakladım :))


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...