14 Nisan 2015 Salı

yavrum baban nereli? nereden bu kaşın gözün temeli?





evet yine arayı açaraktan,
nasıl bir bahane bulsam diye düşünerekten,
yeni bir yayın yazmaya oturdum şuraya bakalım,
Allah sonumuzu hayır etsin :)

bahar hanım nihayet teşrif etti de 
geçen hafta sonu,tam anlamıyla bahçemle yüzleşebildim.
hani ben her üç lafımdan birinde bahçeden bahseder oldum ya,
sanmayın ki dönüm dönüm toprağım, bölük bölük bitkilerim var.
tamam kabul ediyorum çok saksım var ama 
toprakta dikili çiçeklerim bana yetmiyor.
malum yarısından çoğu dondu,bazıları komada,hala uyanamadı.
saksıların birkaçını da yoğun bakıma aldım bakalım,bekliyorum.

harika bir nöbetten çıktığım bu harika sabah,
gözümü kulağımı çiçekçilere kapamış eve doğru geliyordummm kiii...
aaa.. o da ney? 
yeni bir üç buçuk milyoncu açılmış Sarıyer'e..
hani artık bir milyona bile en uyduruk şeyleri alamadığımızdan kelli,
zam gelerek açılan üç buçuk milyoncular...
"e hadi gireyim de üç buçuk milyona bişeyler alayım ıvır zıvır babında" dedim.
demez olaydım...

kapısında,benim teee seneler evvel bile 5 liraya aldığım peri sardunyalar...
kaça? e tabi ki de 3,5 milyona...
saksılara nasıl atladım,nasıl poşete koydum...
satıcı bile gözleriyle beni takip edemedi,o derece hızlıydım...

elimde 4 adet peri sardunyayla mutlu mesut eve geldim,
ekonomik özgürlüğümün bana verdiği yetkiye dayanarak...

"peri sardunya da neyin nesi?" diyenler için,
buyurun peri sardunya..

üstümü değiştirip bahçeye daldım,
aha bu saaate kadar da bahçede debelendim.

gelelim yakışıklıya...
sanırım kendisini tanımayan yoktur.
ALAIN DELON
yaşayan en yakışıklı er kişilerden biri...
şimdilerde çok yaşlanmış olsa da, hani derler ya,
"cami yıkılsa da mihrap yerinde" diye...
heh işte bu adam için söylenmiş o laf :)

peki bu adam neden girdi ahşap boyama hayatımıza?
hemen onu da anlatayım.

efenim ben Sarıyer'e taşındıktan yaklaşık 1,5 yıl sonra,
tayin isteyip Sariyer ilçe sınırları içinde 
başka bir hastanede göreve başladım.
işe başladığım gün,hoş geldin beş gittin faslında ilk sorulan soru...
-nerelisin?
-Bulgaristan göçmeniyim
-aaaa..burda senin gibi göçmen bir arkadaş daha var 
dediler.

hemen arkadaşla tanıştık.
neysin kimsin kimlerdensin? derken...
Bulgaristan'da aynı ilin,aynı ilçesinden olduğumuzu öğrenince,
Amerika'da hemşerisini bulmuş gurbetçiler kadar sevindirik olduk :)
"sen kimlerdensin,ben şu sülaledenim,
kesin annemler birbirini tanıyordur" diye konuştuk.

kısa zamanda ailelere haber ettik, sorduk soruşturduk,
anne babalarımızın tanışık olduğu,
dedelerimizin de kanki olduğunu öğrendik.
"dedelerimiz kankiyse,e biz de kanki oluruz" dedik. :)

gel zaman git zaman,kankilikten öte köy var mı öğrenelim diye,
yaşayan en yaşlı insanımız,canım ciğerim ulu manituya durum bildirdik,
kendisi benim babaannem olur :)
köyün muhtarı kıvamındaki hafızasına merakla başvurduk.
ve tahmin ettiğim gibi 90 yıllık zehir gibi kafa,beni yanıltmadı.

"senin bilmem kimin onun bilmemkisinin bilmem nesi oluyor,
bu taraftan da şu şununla evliydi,onun dedesinin annesi vardı bilmem kim...
onun kocasının kayınçosunun teyzesinin bilmem nesi...
senin dedenin osunun busuyla evliydi
osu busu şusu..."

-eee babaanneee...
-eee'si siz akrabasınız,iki aile akrabayız yani..
-hahaha asdasxdasdxjasxahajaxga
-kan bağı var mı?
-var
-yedi göbekten önce mi?
-evet önce (kızgın surat)
-yaşasın yaşasın...

kıığğğzzz,biz akrabaymışız yaaa...
sarıldık öpüştük,ne de olsa kanın canın :)

kankiydik,üstüne bir de bilmem kaçıncı göbekten kuzen olduk.
kan bağı varmış yokmuş, ne gerek?
zaten seviyorum hatunu...

ahşap işlerine başladığımda,bu hatuna,
bir de kutu boyamıştım.

ayyy..şimdi ne acemi işi göründü gözüme,
ama kankim beğenmişti o zaman sağ olsun.
ve bana dedi ki
-ya ben Alain Delon hastasıyım,
sonra bana onun resmiyle pano yapsana
-aaa ne demek,hemen yaparım

deyişimin üstünden tam 3 yıl geçti ve ben hemmmenn yaptım :))

hani arka arkaya kutu kutu penseler boyamıştım,
işeyerinden arkadaşlar gelmişti ya,
hah işte o zaman kendisine hediye ettim bu panoyu.

ay çenem kopsun,
konuyu nerelere çektim,çektim çektim sündürdüm resmen.

yaz işte şuraya kısaca...

"bu panoyu işyerimdem bir arkadaş için yaptım,
kendisi aynı zamanda benim uzaktan akrabam olur"

ama yoook...hazır blogumun başına oturmuşken
ve  de sizi bulmuşken illa çenemi düşürücem ya...
beğenmeyen okumasın canım,zorla değil,
sonuçta ne yaparsan yap,
kiminin hoşuna gidersin,kiminin zoruna...


panomuza dönelim....

boyamaya başlamadan önce resmini çekmeyi unuttuğum için,
netten bir resim göstericem size şimdi.


ortasına A4 kağıdının tam geldiği boyutlarda...

 panoyu kırık beyaz ile 3 kat boyadım.


resmi paint programında yatay olarak ters çevirip, print ettirdim.
resmin orjinali zaten siyah beyaz.


resme bolca transfer tutkalı sürüp bekledim,kurudu.
yapıştırmak istediğim yere de bolca tutkal sürdüm ve beklemeden yapıştırdım.
kredi kartıyla fazla tutkalı sıyırdım.
bu arada resmin,azıcık eski,
zedelenmiş,hırpalanmış,soyulmuş görünmesini istiyorum.
kağıt kurumadan bir kaç yeri parmağımla tırtıkladım.



kağıt kuruduktan sonra ki hava durumuna göre değişiyor bu süre,
süngerle ıslattım ve kağıdı soydum.


dikkatli bakarsanız,soyulmuş gibi görünen yerleri görebilirsiniz.


sıra geldi boyutlu boyaya.
kalemle taslak çizmeden,gelişi güzel,içimden nasıl geldiyse desen yaptım.
içimden gelenden pek memnun kalmadım tabi bu arada :)
bir dahaki sefere taslak çizerek desen yapıcam.


boyutlu boya kuruduktan sonra,
siyah eskitme boyasının içine azcık metalik gri boya ekledim,çok az...
hafif bir parıltı olsun istiyorum desenlerin aralarında.


üç beş dakika kurumasına izin verdim ve tüy bırakmayan nemli bir bezle sildim.
ıslak mendille silerseniz tüm eskitmeyi silersiniz.
kupkuru bir bezle silerseniz eskitmeyi sağa sola yayarsınız.
en iyisi nemli bir bezle,çok bastırmadan,okşar gibi silmek...
bastırmıyoruz çünkü desenlerin aralarında yoğun bir eskitme boyası kalsın istiyoruz.
ilk silme işleminden sonraki görüntü bu.


ikinci silme işlemi için biraz daha bekledim.
bu sefer yine aynı bezle biraz daha bastırarak fazla eskitme boyalarını da sildim.
amaç sadece desenleri daha da ortaya çıkarmak...



resmin etrafını da siyah eskitmeyle eskittim.


desenlerin yakından görünümü...




desenler çok iyi olmamasına rağmen,
panonun uzaktan görüntüsü bana fena görünmedi.

sen ne diyon yakışıklı?
 beğenmedin mi paşam?
niye çattın kaşlarını?
sinirlenince bile hala yakışıklısın seni hınzır :))


su bazlı yarı mat vernikle vernikledim
ve Alain Delon'u panoya hapsettim.

kuzen...hayrını gör :)







10 Nisan 2015 Cuma

tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...


Ne çocukken,ne genç kızken,hatta evlenene kadar,
”ben de gün gelecek evlenip anne olucam” diye bi düşünce geçmedi içimden…
belki de etrafımda gördüğüm mutsuz karı kocalar yüzünden,
evlilik;hep havada asılı bir kelime,elde etmek için uğraşmayacağım,
beni yakalamasına izin vermeyeceğim bir şeydi.
Hiç beyaz gelinlik hayali kurmadım yani…

Bu nedenle de “ileride çocuğum olursa şu ismi koyarım” diye
bir derdim tasam olmadı evlenene kadar...
evlenmeyeceğime ve çocuk doğurmayacağıma göre,
işim gücüm yok mu da kalkıp bebek isimleriyle uğraşıcam?
doğurucak olan varsa buyursun isim arasın di mi?

Fakat,”kader kısmet,şans basiret” gibi kelimeler,
istemesen de hayatına şekli vermeye başlıyor
ve birden kendini nikah masasında,
sana bakan yüzlerce göz karşısında,”EVET” derken buluyorsun…
üstelik  o kadar genç bi yaşta ki…
herkes,”bu kıza büyü yaptılar” modunda geziniyor.

İmzayı atar atmaz,etrafındaki insanların bazıları,
sana potansiyel doğurucu gözüyle bakmaya başlıyorlar.

“ay evlendiniz nihayetttt…mutluluklar…
yakında bebiş haberi de alırız,oh mis gibi bebek sevcez.
Eee. Ne koyacaksınız bebeğin adını?”…. gibi imalı imasız konuşmalar,
aslında “e hadi evlendiniz,e hani bebek?”  demektir.
pardon..daha şimdi kalktık nikah masasından,bari mürekkep kurusaydı….
dur bi düşünelim..kız olursa daral,erkek olursa fenalık koycaz.

Ama hayır..”hazırladığım beş yıllık kalkınma planına göre,
ben 2003’ten önce bebek memek istemiyorum” diye
 sağa sola sözsel ve gözsel mesajlar atarken,
annem “hadi kızım nerde torun?” demeye,
kayınvalidem” ah bi torun yüzü göremeden
kara topraklara gark olucam” diye sızlanmaya
ve bizden sonra evlenenler bile küçük insanlar yavrulamaya başlayınca,
sanki bunu illa sen de yapmak zorundaymışsın gibi
“bebek” düşünmeye başlıyorsun..
sonra  titre ve kendine gel metodu ile kendine geliyor olsan da zaman geçiyor,
dedeler nineler torun torun diye önce mıylamaya,
sonra da inlemeye başlıyor,
sen direniyorsun.
zaman geçiyor,bu mıylama ve inlemeler höt hötlere,
böğürtülere dönüşüyor,sen inatla direniyorsun…
akrabalarının gözlerinde minik iki adet  bebek ikonu gülümsüyor sürekli…
direniyor direniyor ve bu şekilde 2 yıl gözünü kulağını kapıyorsun.

o güne kadar dikkatini çekmemiş bebek arabaları,
o arabaların içinde oturan bebeklerin çıplak ayaklarını görmeye başlıyorsun sağda solda..
sürekli hamile kadınlar,çocuklu anneler,
çocuk parklarında veledleriyle oynayan babalar gözüne takılıyor.

görülmeyen ama büyük bir güç,eczaneden ilaç alırken biberonları,
marketten alışveriş yaparken çocuk bezlerini gözüne gözüne sokuyor sanki…

annesinin elinden tutmuş,paytak paytak yürüyen minik insanlar,
önce sana gözlerini dikip,sonra da kucağına gelmek istiyor.
önceleri saksı gibi kucağında tutmaya başladığın çocuğu,
sonra sarıp sarmalarken,öpüp yalarken,koklarken buluyorsun kendini.
oh mis gibi yumuşacık mübarekler ya..allahım sen aklıma mukayyet ol…

Sözsel sataşmalardan ve imalı sözlerden o güne kadar etkilenmeyen kocan bile,
bebeklerin sadece emip ağlamaktan başka şeyler de yaptığını ve
insana akıllara ziyan bir mutluluk verdiklerini görünce,
”istiyom istiyom,ben de yavru istiyom.
hadi yavru yapalım ya” demeye başlıyor
ki işte buna engel olamıyorsun.

aynı dönemde, “iki sene geçti,ay yoksa çocuğunuz olmuyor mu?
Kısır mısınız? Vay başımıza gelenlerrrr”
şeklinde abuk sabuk bile denmeyecek bir iki söz duyunca,
hem kısırı hem de mercimekli köfteyi göstermek istercesine,
”hiieaayyttt,açılın doğurcam uleyynn” diyorsun…

bu naraları atarken bile kendime acayip bir hayret duymuştum.
e nerde kaldı bizim beş yıllık kalkınma planı?
İki yıl kalkındık,yetti mi yani?

Koca:tohumlarım kuruycak ya,annem babam yaşlandı,
bi torun görmeden mi ölcekler?
Annem:bak kızım,her şey gençken olur,fazla uzatmayın.
Kayınvalidem:ah oğlumun çocuğunu sevemeden ölcem ya…
Kardeşim:ya ne zaman dayı olcam be?
Teyzem:kızım çocuksuz olur mu? Sen doğur biz bakarız..
Saire…saire..ve saire…

Ya tamam da ben hazır mıyım ki acaba?
Hazır olunuyor mu ki bunun için?
Hazırsam hazır olduğumu nerden bilicem?
Bebek nasıl yapılır kısmını geçelim,onu biliyoruz da
bebek nasıl bakılır kısmında ya tökezlersem?
Ya ben bu bir karış boyumla nasıl taşırım karnımda bu bebeği?
nasıl doğururum? Aaa…demek siz bakıcaksınız…oldu peki….

Ve bir anda karar verdim.
işten geliyordum,servisten indim,eve doğru yürüdüm.
caddede annesinin elini tutmuş,
diğer eliyle çikolata yemeye çalışan (yok resmen somuruyordu) bi çocuk gördüm.
Evet dedim…evet ben de çocuk yapabilirim,o çocuğa çikolata alırım,
o da bu veled gibi çikolatayı somursun.beni somursun,babasını somursun,
hayatı yaşamayı somursun.benim neyim eksik ki?
Sağlıkçıyım üstelik.az buçuk anlarım bebek bakmaktan…
minicik bi insan yavrusundan mı ,korkucam yani?
Emicek ağlayacak..kaka yapcak,cırlayacak.uykusu gelicek zırlayacak…
millet nasıl bakıyorsa ben de bakarım.peh…

Başıma gelicekleri az buçuk biliyorum.ya bilmediklerim? Amaaan….
Herkes nasıl yapıyorsa ben de yaparım.
Herkes nasıl bakıyorsa ben de bakarım.

Bu dünyada bana ait olan,
en sevdiğim insanla ikimizin olan tek şey olacak bu yavru…
sadece ikimize ait olan tek şey…yavrumuz.
“tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...”
            demiş ya Necip Fazıl Kısakürek                    
artık ben de tomurcuk derdindeyim işte...
artık odun olmaktan kurtulabilirim…


****************

bugün atarlı ergenimin doğum günü.
10 nisan 2001 saat 12:55 te dünyaya geldi
 ve dünyamızı değiştirdi.

yıllar önce yazdığım bu yazıyı yayınlamak istedim.

oğlum,aşkım sevgilim,
erkeğimin yavrusu,yavru erkeğim...
emeğim,sabrım,gülüşüm ve gözyaşım...
hayatımın cücüğü....

nice güzel yaşların olsun...
doğum günün kutlu olsun...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...