10 Nisan 2015 Cuma

tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...


Ne çocukken,ne genç kızken,hatta evlenene kadar,
”ben de gün gelecek evlenip anne olucam” diye bi düşünce geçmedi içimden…
belki de etrafımda gördüğüm mutsuz karı kocalar yüzünden,
evlilik;hep havada asılı bir kelime,elde etmek için uğraşmayacağım,
beni yakalamasına izin vermeyeceğim bir şeydi.
Hiç beyaz gelinlik hayali kurmadım yani…

Bu nedenle de “ileride çocuğum olursa şu ismi koyarım” diye
bir derdim tasam olmadı evlenene kadar...
evlenmeyeceğime ve çocuk doğurmayacağıma göre,
işim gücüm yok mu da kalkıp bebek isimleriyle uğraşıcam?
doğurucak olan varsa buyursun isim arasın di mi?

Fakat,”kader kısmet,şans basiret” gibi kelimeler,
istemesen de hayatına şekli vermeye başlıyor
ve birden kendini nikah masasında,
sana bakan yüzlerce göz karşısında,”EVET” derken buluyorsun…
üstelik  o kadar genç bi yaşta ki…
herkes,”bu kıza büyü yaptılar” modunda geziniyor.

İmzayı atar atmaz,etrafındaki insanların bazıları,
sana potansiyel doğurucu gözüyle bakmaya başlıyorlar.

“ay evlendiniz nihayetttt…mutluluklar…
yakında bebiş haberi de alırız,oh mis gibi bebek sevcez.
Eee. Ne koyacaksınız bebeğin adını?”…. gibi imalı imasız konuşmalar,
aslında “e hadi evlendiniz,e hani bebek?”  demektir.
pardon..daha şimdi kalktık nikah masasından,bari mürekkep kurusaydı….
dur bi düşünelim..kız olursa daral,erkek olursa fenalık koycaz.

Ama hayır..”hazırladığım beş yıllık kalkınma planına göre,
ben 2003’ten önce bebek memek istemiyorum” diye
 sağa sola sözsel ve gözsel mesajlar atarken,
annem “hadi kızım nerde torun?” demeye,
kayınvalidem” ah bi torun yüzü göremeden
kara topraklara gark olucam” diye sızlanmaya
ve bizden sonra evlenenler bile küçük insanlar yavrulamaya başlayınca,
sanki bunu illa sen de yapmak zorundaymışsın gibi
“bebek” düşünmeye başlıyorsun..
sonra  titre ve kendine gel metodu ile kendine geliyor olsan da zaman geçiyor,
dedeler nineler torun torun diye önce mıylamaya,
sonra da inlemeye başlıyor,
sen direniyorsun.
zaman geçiyor,bu mıylama ve inlemeler höt hötlere,
böğürtülere dönüşüyor,sen inatla direniyorsun…
akrabalarının gözlerinde minik iki adet  bebek ikonu gülümsüyor sürekli…
direniyor direniyor ve bu şekilde 2 yıl gözünü kulağını kapıyorsun.

o güne kadar dikkatini çekmemiş bebek arabaları,
o arabaların içinde oturan bebeklerin çıplak ayaklarını görmeye başlıyorsun sağda solda..
sürekli hamile kadınlar,çocuklu anneler,
çocuk parklarında veledleriyle oynayan babalar gözüne takılıyor.

görülmeyen ama büyük bir güç,eczaneden ilaç alırken biberonları,
marketten alışveriş yaparken çocuk bezlerini gözüne gözüne sokuyor sanki…

annesinin elinden tutmuş,paytak paytak yürüyen minik insanlar,
önce sana gözlerini dikip,sonra da kucağına gelmek istiyor.
önceleri saksı gibi kucağında tutmaya başladığın çocuğu,
sonra sarıp sarmalarken,öpüp yalarken,koklarken buluyorsun kendini.
oh mis gibi yumuşacık mübarekler ya..allahım sen aklıma mukayyet ol…

Sözsel sataşmalardan ve imalı sözlerden o güne kadar etkilenmeyen kocan bile,
bebeklerin sadece emip ağlamaktan başka şeyler de yaptığını ve
insana akıllara ziyan bir mutluluk verdiklerini görünce,
”istiyom istiyom,ben de yavru istiyom.
hadi yavru yapalım ya” demeye başlıyor
ki işte buna engel olamıyorsun.

aynı dönemde, “iki sene geçti,ay yoksa çocuğunuz olmuyor mu?
Kısır mısınız? Vay başımıza gelenlerrrr”
şeklinde abuk sabuk bile denmeyecek bir iki söz duyunca,
hem kısırı hem de mercimekli köfteyi göstermek istercesine,
”hiieaayyttt,açılın doğurcam uleyynn” diyorsun…

bu naraları atarken bile kendime acayip bir hayret duymuştum.
e nerde kaldı bizim beş yıllık kalkınma planı?
İki yıl kalkındık,yetti mi yani?

Koca:tohumlarım kuruycak ya,annem babam yaşlandı,
bi torun görmeden mi ölcekler?
Annem:bak kızım,her şey gençken olur,fazla uzatmayın.
Kayınvalidem:ah oğlumun çocuğunu sevemeden ölcem ya…
Kardeşim:ya ne zaman dayı olcam be?
Teyzem:kızım çocuksuz olur mu? Sen doğur biz bakarız..
Saire…saire..ve saire…

Ya tamam da ben hazır mıyım ki acaba?
Hazır olunuyor mu ki bunun için?
Hazırsam hazır olduğumu nerden bilicem?
Bebek nasıl yapılır kısmını geçelim,onu biliyoruz da
bebek nasıl bakılır kısmında ya tökezlersem?
Ya ben bu bir karış boyumla nasıl taşırım karnımda bu bebeği?
nasıl doğururum? Aaa…demek siz bakıcaksınız…oldu peki….

Ve bir anda karar verdim.
işten geliyordum,servisten indim,eve doğru yürüdüm.
caddede annesinin elini tutmuş,
diğer eliyle çikolata yemeye çalışan (yok resmen somuruyordu) bi çocuk gördüm.
Evet dedim…evet ben de çocuk yapabilirim,o çocuğa çikolata alırım,
o da bu veled gibi çikolatayı somursun.beni somursun,babasını somursun,
hayatı yaşamayı somursun.benim neyim eksik ki?
Sağlıkçıyım üstelik.az buçuk anlarım bebek bakmaktan…
minicik bi insan yavrusundan mı ,korkucam yani?
Emicek ağlayacak..kaka yapcak,cırlayacak.uykusu gelicek zırlayacak…
millet nasıl bakıyorsa ben de bakarım.peh…

Başıma gelicekleri az buçuk biliyorum.ya bilmediklerim? Amaaan….
Herkes nasıl yapıyorsa ben de yaparım.
Herkes nasıl bakıyorsa ben de bakarım.

Bu dünyada bana ait olan,
en sevdiğim insanla ikimizin olan tek şey olacak bu yavru…
sadece ikimize ait olan tek şey…yavrumuz.
“tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...”
            demiş ya Necip Fazıl Kısakürek                    
artık ben de tomurcuk derdindeyim işte...
artık odun olmaktan kurtulabilirim…


****************

bugün atarlı ergenimin doğum günü.
10 nisan 2001 saat 12:55 te dünyaya geldi
 ve dünyamızı değiştirdi.

yıllar önce yazdığım bu yazıyı yayınlamak istedim.

oğlum,aşkım sevgilim,
erkeğimin yavrusu,yavru erkeğim...
emeğim,sabrım,gülüşüm ve gözyaşım...
hayatımın cücüğü....

nice güzel yaşların olsun...
doğum günün kutlu olsun...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...