şundan bundan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şundan bundan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2015 Cuma

tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...


Ne çocukken,ne genç kızken,hatta evlenene kadar,
”ben de gün gelecek evlenip anne olucam” diye bi düşünce geçmedi içimden…
belki de etrafımda gördüğüm mutsuz karı kocalar yüzünden,
evlilik;hep havada asılı bir kelime,elde etmek için uğraşmayacağım,
beni yakalamasına izin vermeyeceğim bir şeydi.
Hiç beyaz gelinlik hayali kurmadım yani…

Bu nedenle de “ileride çocuğum olursa şu ismi koyarım” diye
bir derdim tasam olmadı evlenene kadar...
evlenmeyeceğime ve çocuk doğurmayacağıma göre,
işim gücüm yok mu da kalkıp bebek isimleriyle uğraşıcam?
doğurucak olan varsa buyursun isim arasın di mi?

Fakat,”kader kısmet,şans basiret” gibi kelimeler,
istemesen de hayatına şekli vermeye başlıyor
ve birden kendini nikah masasında,
sana bakan yüzlerce göz karşısında,”EVET” derken buluyorsun…
üstelik  o kadar genç bi yaşta ki…
herkes,”bu kıza büyü yaptılar” modunda geziniyor.

İmzayı atar atmaz,etrafındaki insanların bazıları,
sana potansiyel doğurucu gözüyle bakmaya başlıyorlar.

“ay evlendiniz nihayetttt…mutluluklar…
yakında bebiş haberi de alırız,oh mis gibi bebek sevcez.
Eee. Ne koyacaksınız bebeğin adını?”…. gibi imalı imasız konuşmalar,
aslında “e hadi evlendiniz,e hani bebek?”  demektir.
pardon..daha şimdi kalktık nikah masasından,bari mürekkep kurusaydı….
dur bi düşünelim..kız olursa daral,erkek olursa fenalık koycaz.

Ama hayır..”hazırladığım beş yıllık kalkınma planına göre,
ben 2003’ten önce bebek memek istemiyorum” diye
 sağa sola sözsel ve gözsel mesajlar atarken,
annem “hadi kızım nerde torun?” demeye,
kayınvalidem” ah bi torun yüzü göremeden
kara topraklara gark olucam” diye sızlanmaya
ve bizden sonra evlenenler bile küçük insanlar yavrulamaya başlayınca,
sanki bunu illa sen de yapmak zorundaymışsın gibi
“bebek” düşünmeye başlıyorsun..
sonra  titre ve kendine gel metodu ile kendine geliyor olsan da zaman geçiyor,
dedeler nineler torun torun diye önce mıylamaya,
sonra da inlemeye başlıyor,
sen direniyorsun.
zaman geçiyor,bu mıylama ve inlemeler höt hötlere,
böğürtülere dönüşüyor,sen inatla direniyorsun…
akrabalarının gözlerinde minik iki adet  bebek ikonu gülümsüyor sürekli…
direniyor direniyor ve bu şekilde 2 yıl gözünü kulağını kapıyorsun.

o güne kadar dikkatini çekmemiş bebek arabaları,
o arabaların içinde oturan bebeklerin çıplak ayaklarını görmeye başlıyorsun sağda solda..
sürekli hamile kadınlar,çocuklu anneler,
çocuk parklarında veledleriyle oynayan babalar gözüne takılıyor.

görülmeyen ama büyük bir güç,eczaneden ilaç alırken biberonları,
marketten alışveriş yaparken çocuk bezlerini gözüne gözüne sokuyor sanki…

annesinin elinden tutmuş,paytak paytak yürüyen minik insanlar,
önce sana gözlerini dikip,sonra da kucağına gelmek istiyor.
önceleri saksı gibi kucağında tutmaya başladığın çocuğu,
sonra sarıp sarmalarken,öpüp yalarken,koklarken buluyorsun kendini.
oh mis gibi yumuşacık mübarekler ya..allahım sen aklıma mukayyet ol…

Sözsel sataşmalardan ve imalı sözlerden o güne kadar etkilenmeyen kocan bile,
bebeklerin sadece emip ağlamaktan başka şeyler de yaptığını ve
insana akıllara ziyan bir mutluluk verdiklerini görünce,
”istiyom istiyom,ben de yavru istiyom.
hadi yavru yapalım ya” demeye başlıyor
ki işte buna engel olamıyorsun.

aynı dönemde, “iki sene geçti,ay yoksa çocuğunuz olmuyor mu?
Kısır mısınız? Vay başımıza gelenlerrrr”
şeklinde abuk sabuk bile denmeyecek bir iki söz duyunca,
hem kısırı hem de mercimekli köfteyi göstermek istercesine,
”hiieaayyttt,açılın doğurcam uleyynn” diyorsun…

bu naraları atarken bile kendime acayip bir hayret duymuştum.
e nerde kaldı bizim beş yıllık kalkınma planı?
İki yıl kalkındık,yetti mi yani?

Koca:tohumlarım kuruycak ya,annem babam yaşlandı,
bi torun görmeden mi ölcekler?
Annem:bak kızım,her şey gençken olur,fazla uzatmayın.
Kayınvalidem:ah oğlumun çocuğunu sevemeden ölcem ya…
Kardeşim:ya ne zaman dayı olcam be?
Teyzem:kızım çocuksuz olur mu? Sen doğur biz bakarız..
Saire…saire..ve saire…

Ya tamam da ben hazır mıyım ki acaba?
Hazır olunuyor mu ki bunun için?
Hazırsam hazır olduğumu nerden bilicem?
Bebek nasıl yapılır kısmını geçelim,onu biliyoruz da
bebek nasıl bakılır kısmında ya tökezlersem?
Ya ben bu bir karış boyumla nasıl taşırım karnımda bu bebeği?
nasıl doğururum? Aaa…demek siz bakıcaksınız…oldu peki….

Ve bir anda karar verdim.
işten geliyordum,servisten indim,eve doğru yürüdüm.
caddede annesinin elini tutmuş,
diğer eliyle çikolata yemeye çalışan (yok resmen somuruyordu) bi çocuk gördüm.
Evet dedim…evet ben de çocuk yapabilirim,o çocuğa çikolata alırım,
o da bu veled gibi çikolatayı somursun.beni somursun,babasını somursun,
hayatı yaşamayı somursun.benim neyim eksik ki?
Sağlıkçıyım üstelik.az buçuk anlarım bebek bakmaktan…
minicik bi insan yavrusundan mı ,korkucam yani?
Emicek ağlayacak..kaka yapcak,cırlayacak.uykusu gelicek zırlayacak…
millet nasıl bakıyorsa ben de bakarım.peh…

Başıma gelicekleri az buçuk biliyorum.ya bilmediklerim? Amaaan….
Herkes nasıl yapıyorsa ben de yaparım.
Herkes nasıl bakıyorsa ben de bakarım.

Bu dünyada bana ait olan,
en sevdiğim insanla ikimizin olan tek şey olacak bu yavru…
sadece ikimize ait olan tek şey…yavrumuz.
“tomurcuk derdinde olmayan ağaç,odundur...”
            demiş ya Necip Fazıl Kısakürek                    
artık ben de tomurcuk derdindeyim işte...
artık odun olmaktan kurtulabilirim…


****************

bugün atarlı ergenimin doğum günü.
10 nisan 2001 saat 12:55 te dünyaya geldi
 ve dünyamızı değiştirdi.

yıllar önce yazdığım bu yazıyı yayınlamak istedim.

oğlum,aşkım sevgilim,
erkeğimin yavrusu,yavru erkeğim...
emeğim,sabrım,gülüşüm ve gözyaşım...
hayatımın cücüğü....

nice güzel yaşların olsun...
doğum günün kutlu olsun...


20 Ekim 2014 Pazartesi

kutu kutu pense...elmamı yerse..arkadaşım Hatçe,arkasını dönse :)



evvvettt...
 "hiper uyuşukluk" sendromundan kurtulma çabalarım sonuç veriyor.
elimi kolumu, bir kaç zaman, ahşap boyamadan çekince
deriiin bir uyuşukluğa gark olmuştum bilindiği gibi.
ama son bir haftadır bunu atlatmış durumdayım,
yani sanırım, hadi inşallah ve de maşallah...

 boyadığım objeyi bitirince, 
resimleri düzenlerim ve yazıyı yazmaya başlarım.
genelde aklıma ilk gelen başlığı kullanırım.

bu çalışma için bi başlık bulamadım :)
 yarım saat düşündükten sonra, beynim zorlanmayı reddetti :)
gezindim,dolandım,
bir kahve bir sigara ile beynime gerekli oksijeni yolladım,
masaya oturdum ve yine aklıma ilk geleni yazdım.

KUTU KUTU PENSE oyununu oynamayan yoktur herhalde.
 çoğu çocuk oyunu sözlerinde ve tekerlemelerinde olduğu gibi sözler bir garip.
anlamsız,kel alaka...kim uydurmuş yahu bu sözleri?

zaten hiç sevmezdim,sinir olurdum."ne salak bi oyun bu ya" derdim küçükken.
ay şimdi çocukluğuma indircek beni zorla. :)

ve elbette,başlığı yazınca,
"elimizin altındaki nimetlerden faydalanalım bari de
neymiş ne demekmiş öğrenelim" diye bir araştırma yaptım kısaca.

fransızca "écoutez écoutez pensez" sözünden geliyormuş.
"dinleyin dinleyin,düşünün" demekmiş efendim.
 "ekute ekute panse" diye okunduğunu varsayarsak,
"kutu kutu pense" nerden gelmiş anlıyoruz.

anlamadığımız, fransızca söylenişinin taklidi yapılarak
kutular dolusu pensenin bir çocuk şarkısına sokulması...

kafiye olsun diye hırdavatın oraya konmasının amacı ne?

peki "elmamı yerse" cümlesi???? kim yiyiyor elmayı? ne alaka?
ya pensenin elmayla olan münasebeti???

ve neden oyundaki arkadaşlarımız adı söylenince arkasını dönüyor?
sonra yine adı söylenince önünü dönüyor?

çok basit...
oyuna katılan çocuklara,arkadaşlarının isimlerini öğretmek..
ve de ön-arka kavramını...

bu oyun sadece bizim millete mi aitti yoksa fransızlarda da var mıydı? 
yoksa bizimkiler sadece o söz dizisini alıp bu garip oyunu mu uydurmuşlardı?
merak konusu...

diyelim ki onlarda da bu oyun vardı..
tabi bizim gibi 7 yaşında okulla tanışmıyordu o zaman elin çocukları.
Allah bilir 3-4 yaşında başladıkları kreş hayatında oynatılan bir oyundu.

 bizler 8-9 yaşında,boş geçmesin diye, beden eğitimi dersine
 mecburen giren müdür yardımcısı tarafından zorla oynatıldık :)
adamın kapkara saçları ve kapkara bıyıkları hala aklımda,
sanırım saçını da bıyığını da boyuyordu. :))
biz el ele halkalar oluşturup,deli gibi bi öne bi arkaya dönerken,
o, bahçenin bir kenarında,elleri göğsünde bağlı,
ifadesiz bir suratla bizi seyrediyordu. :)

ecnebi çocukları o yaşlarda icatlar yaparken,
biz kazık kadar veledler, Trakya'nın ortasındaki bir ilkokul bahçesinde,
bi önümüzü bi arkamızı döne döne "kuutu kuutu peeense" dedik.
ne büyük travma yarabbim!!!

bir de "aç kapıyı beeeezirgan baaaaaşı" vardı ki...
en iyisi bu konuya hiç girmeyeyim :)))
-----
efendim,bir önceki postta,
neredeyse iki yıl önce bana verilmiş iki adet kutudan bahsetmiştim.

kutunun yazısını yazınca ilgili kişiden mesaj geldi.
"ilgili kişi seni duydu,o da seni öpüyor.
elbet bir gün sıranın ona geleceğini biliyor"

ilgili kişi...canım benim...tam senin kutuya el atacakken,
başka bir mesaj daha aldım.

"abla,aynı gün benim de iki kutumu almıştın boyamak için,
yazında boyamaya geri döndüm demişsin.
benimkileri de bekliyorum en kısa zamanda"

"hö? nasıl yani?" derken,bir koşu depoya daldım.
ve evet orada...diplerde bir yerde yatan kutuyu buldum.
ve hatırladım.

2 sene önce, 3 kişiden, 4 kutuyu alıp eve getirmiştim.:)
vay başımı nerelere vurayım?
ya da kafama bir huni takıp,"kutu kutu pense" demeye mi başlayayım?
Tek başıma,bi önümü bi arkamı döner dururum.döner döner adımı ezberlerim:)
ha haha haaayy :))


üstelik bu kutudan başlamıştım soyma, sökme ve zımpara işine.
fakat o kadar sevimsiz bir kutuydu ki anlatamam...
üstünde berbat bir deri kaplama vardı.içi de aynı deriyle kaplanmıştı.

daha fazla acı çekmemek adına,kutuyu kaldırıp depoya atmıştım o zamanlar.
ve gelen o mesajla bu çirkin kutu tekrar hayatıma girdi.
üstelik bu kutunun,ince uzun,şiş kutusuna benzeyen bir arkadaşı daha var,
o da boyanmayı bekliyor ve evi talan etmeme rağmen kendisini bulamadım.


yanları tahta,altı ve üstü mdf...menteşeler çok adi ve çivilenmiş..
tahtalar acayip sert ve kıymık dolu...her yerinde silikon izleri var...
o kadar kötü haldeydi ki...

kaplamayı kaldırınca tüm hayallerim yokoldu.
zımpara yapıcam derken kendimden geçtim.

hatta o kadar kendimden geçtim ki,
kızlık soyadımı taşıdığım gençlik günlerimi aşarak,
direkt kutu kutu pense dönemine indim.


hemen anlatmaya başlıyorum,bazı aşamaların resmi yok çünkü.
o kadar çok boyadım ki tek tek resim çekmedim.

evvela kutunun karşısına geçtim,baktım baktım...o da bana baktı...
ben baktıkça daraldım,o baktıkça büzüştü...aldım elime zımparayı...
sonra zımpara yapmaktan sıkıldım,tahta değil bildiğin kalas...
üç ay zımparalasam da bişey olacağı yok.

kapağı bilmem kaç kat kırık beyaza boyadım.
kapaktaki şekilsizlik,tırtıklar ve silikon izleri gitmedi.
biraz rölyef pasta ile desen ve ortasına çatlatma yapayım dedim.
hani zemindeki gariplikler kaybolsun diye.
ı-ıhhh.. bana mısın demedi...beğenmedim...

evirdim çevirdim...aklıma chalk paint geldi.
dedim "başka yolu yoktur,tebeşir boyayla boyanacak,"
nasılsa kendinden eski püskü bir kutu,anca kendine gelir.

elimdeki koca bir kutu beyaz tebeşir boyadan bir miktar alıp,
içine bir iki damla siyah boya kattım,oldu sana French Gray :))
kutunun her yerini bu gri ile boyadım iki-üç kat...


daha sonra geniş,kırpık kırpık bir fırça aldım,
beyaz chalk paint ile üstten üstten, bastırmadan,süpürür gibi boyadım.
fırça eskitme bildiğin...
rölyef pastanın desenleri ortaya çıktı, çatlatmalar da...



seviyorum bu shabby chic görüntüyü...
eski, püskü, perişan ve şık yani.
en az vintage tarz kadar beğenirim bu tarzı da...hatta daha fazla...

aslında böyle bırakacaktım,bana kalsa sade ve güzel bir dokusu oldu kutunun...
ama belki bu kutunun ilgili kişisi daha süslü birşey ister diye,
bir de peçete yapıştırayım dedim.

desenlerin ortasında kalan çatlatmaların üstüne,
minik güzel çiçekleri olan bir peçete seçtim.
ne zamandır kullanmayı düşündüğüm ama kıyamadığım peçetelerden...
ilgili kişiye hediyem olsun.

kesme işini sevmediğimden işin kolayına kaçtım.
orta kısma dekupaj tutkalı sürüp peçeteyi yapıştırdım.
biraz bekleyip,fırça ile kenarlarından kopardım.
üstüne de bolca tutkal sürüp kurumaya bıraktım.


kutunun içine de gri-beyaz sade bir peçete seçip,
çivilerin denk geldiği kısma da pamuklu şerit dantellerden yapıştırdım.
aslında iç kenarlara da peçete yapıştıracaktım ama
o çiviler yok mu ah o çiviler...çekiçlere gelesiceler...


madem kutu kendinden eski püskü,madem shabby'nin dibine vurmuş...
madem öyle gel böyle dedim ve bir de çekmece kulbu ekledim kendisine.

evimizin yüksek lisanslı matkapçısı deldiği iki delikle bizi onurlandırdı.
kulbu da tebeşir boya ile iki kat beyaza boyadım,
alttan metal rengin az biraz görünmesine izin vererek...


 sprey vernikle 2-3 kat vernikledim ve işte kutumuz bitti.


shabby de oldu chic de oldu :))


benim adım hıdır,elimden gelen budur...
hey bu kutunun ilgili kişisi...öperim gözlerinden...
kutuyu yapmam iki senemi aldı,sana getirmem beş seneyi bulur :)
artık sen gelicen Sarıyer'in dağlarına. :)




oooo...Allah'ım bu ne ya? bende bi çene bi çene :))
bi post yazıyorum,bir aylık yazıyorum,beş post ebadında :)
tamam sustum..
kutu kutu pense,elmamı yerse,
arkadaşım basilyus,arkasını dönse :)))



6 Nisan 2014 Pazar

Güle güle Hedera...Seni hiç özlemiycem !..




çok değil...7-8 ay önce bu haldeydi ön bahçem...
yaklaşık 1-2 ay sonra da yine bu halde olacaktı.
eğer hedera olmasaydı...
nam-ı diğer canavar...
ben ona "alien" diyorum.

HEDERA HELİX...orman sarmaşığı...
helix eski Yunanca'da "sarmal" anlamına geliyor..
sarmaşıkgiller "araliaceae" ailesinden...

sarar sarmalar hedera her yeri...
öyle bir sarar ki zamanla sarmakla kalmaz resmen sıkar,boğar...
yapışır kalır,ayıramazsın...
acayip bir hızla büyür,şaşar kalırsın...

öyle masum bir niyetle dikmiştim ki hederayı bahçeme...
ne bileyim ben onun zamanla bir canavara dönüşeceğini...
ne bileyim deli gibi büyüyüp her yere dolanacağını...
önlem alınmazsa kontrol edilmeyecek kadar yayılacağını...
yapıştığı her yerde izler bırakacağını...
duvardaki sıvaları yiyeceğini...
içinde kuş yuvaları barındıracağını...
kuşların her yeri pisleteceğini...
kertenkelelerin ta evin içine kadar girmesini sağlayacağını...
her yeri karıncaların basacağını...
ne bileyim?

yağmur borusunun çirkin görüntüsünü kapatsın diye dikmiştim oysa ki...
ne bileyim başıma bu kadar bela olacağını...

mini minicik bir iki dalı vardı 2007 yılında...
ve her sene deli gibi uzadı,yayıldı...
ben yoldum o delirdi...
ben kestim o semirdi...







geçen sene,evin içine girmeye niyetlenince budadık,yolduk kendisini...
dalga geçer gibi iki ayda daha da yayıldı...
başedilmez hale geldi..


ön cephe yetmedi,yan cepheyi de sardı...
çatıdaki yatak odasının minik pencereden içeri girip "ceee" dedi bana.
ben de "artık yeter hedera...sen çizgiyi aştın" dedim kendisine :)


evimiz, yapıldığından beri hiç boyanmadı.
hem hederadan kurtulalım hem de evin dışını boyatalım istedik.
en büyük derdimiz de hederamızı aşağıya indirmekti.
ve hederanın sonu...
ve ön bahçemin yeni hali...




  böyleydi... böyle oldu...
:))))))))))))

ha haahh haaa...sinirden gülüyorum. 





ben:  lütfen çiçeklere zarar gelmesin.
usta:  yok abla bişey olmaz
ben: bakın, inşaat yapılırken elbet her yer kirlenir,akar kokar kırılır 
ama lütfen çiçeklere dikkat edin.üstlerine basmayın
örtü falan örtün..
usta:  hiiiç merak etmeyin, çiçekleri korururuz.
ben:  ben bu çiçekleri tohumdan yetiştirdim,senelerdir uğraşıyorum,lütfen...
usta: abla sen hiç merak etme,elimizden geleni yaparız...

iki gün sonra eve geldiğimde gördüğüm manzara karşısında,
"acaba beyin kanaması mı geçirsem yoksa kalp krizi mi geçirsem...
 daha çabuk ölürüm?" şeklinde bir düşünce geçti aklımdan..
bi saniyeliğine...
sonra hemen topladım kendimi ve derin bi nefes aldım.
ustaya sordum.

-bu..bu..bu nedir? yani bunlar? bu ..çiçek...çiçeklerim yani...
çiçeklerim nerde?..yaaa..e hani siz çiçeklerime...
ay ayol naptınız çiçeklerime?
ay bayılıcam...yahu neden o çimento torbalarını...
ne arıyor o torbalar çiçeklerin üstünde?...
burda çiçekler vardı ya...mine çiçeklerim vardı...bir de gayret çiçeklerim...
 kireçli su mu döktünüz üstlerine naptınız?
noldu buraya ya?
ay şimdi bayılıcam...

usta  bi bana baktı,bi yere baktı,döndü çıraklarına baktı...
dedi ki..
-e onlar ottur...

öyle bi söyledi ki...öyle bi ton vardı ki sesinde...
soru cümlesi miydi?
kesin yargı cümlesi miydi?
neydi,ben anlamadım...

e onlar ottur =onlar ot değil miydi?
e onlar ottur = biz onların ot olduğunu düşündük...

ben sinirden gülmeye başladım.gözbebeklerim bi büyüdü bi küçüldü..
hayatım film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden...
son sahnede, evimizin erkekleri hapishanede bana don ve sigara getiriyordu.
:)))

adamın da öyle masum bi ifade vardı ki yüzünde...
"abla iki çiçek için mi yırtıyon kendini,üzme canını" der gibi baktı bana..

işaret parmağımı kaldırıp ,tam, "açtım ağzımı yumdum gözümü" yapacakken,
"ya kusura bakma ne olur" diye başladı usta...

eğer, hem ustanın hem çıraklarının herhangi birinin yüzünde azıcık pişkinlik,
azıcık sırıtma,azıcık yüzsüzlük göreydim...
intikamım çok acı olacaktı :)
fakat süt dökmüş kedicikler gibi dizilince hepsi...
vazgeçtim...
zaten başımda yeterince sıkıntı var...
bi de bu eklenmesin istedim.
sinirimi bu insanlardan çıkartmayayım istedim.

 çiçekler hariç, bahçenin her yerini eskisi gibi yapıp gideceklerine dair söz aldım.
derin bi nefes daha alıp içeri girdim.

işin biteceği günü iple çekiyorum çünkü fenalık geçiriyorum.
bu bahçe nasıl temizlenir?
bu toz çimento nasıl arındırılır?
offf.off....

işte arka bahçemin öncesi ve sonrası...






tertemiz bahçeme ve çiçeklerime kavuşacağım günleri bekliyorum.

ahh hedera...
bir daha bulaşır mıyım sana?
alacağın olsun...
git güle güle...
yolun açık olsun.
 :))))





26 Mart 2014 Çarşamba

bilenler konuşmuyor, konuşanlar bilmiyor...



Babam ve Oğlum filmini eminim çoğu kişi seyretmiştir.
film sinemalarda gösterilmeye başlandığında benim delibaş 4 yaşındaydı.
kuzenim bir iki günlüğüne İstanbul'a gelmişti ve ikimiz bu filme
 eşimi de götürmeyi bir türlü başaramadık...
"filmde hem "babam" var, hem "oğlum" var,hayatta gelmem" demişti.
Aslında haklıydı...
film gösterime girdiği andan itibaren gişelerle birlikte 
yurdum insanını da dağıtmıştı.
gözleri yaşartmıştı,herkesi ağlatmıştı...
filmden çıkan oğullar babalarını,babalar oğullarını telefonla aramıştı.
yan yana seyredenler birbirine sarılıp kucaklaşmıştı.
analar ağlamaktan fenalaşmıştı...

filme gitmeden önce seyredenlerden aldığım yorumlar hep şöyle başlamıştı.
"yanında mendil götür"

ben...
Münir Özkul,Adile Naşit,Kemal Sunal,Halit Akçatepe gibi isimlerden oluşan 
kadronun çektiği tipik komedi filmlerinin bazı sahnelerinde bile 
hüngür hüngür ağlayan ben...
yanımda en az benim kadar sulugöz bir kuzen...
aldık başımızı filme gittik.

 ısrarla "ağlamıycam ağlamıycam" diye içsel yırtınmalar yaşasam da 
kapıdan çıkarken kağıt mendilleri çantama zulaladım.
çünkü biliyorum ki bayramlarda yayınlanan 
KENT şeker reklamlarında bile dağılan ben,
hiç ummadığım insanların bile ağladığı zırladığı bu filmde,
kim bilir kendimi nasıl komaya sokacaktım...

gerisini anlatmama gerek var mı?
fimdeki "açeydim gollarımı getme diyeydim"
sahnesine gelmeden,ta filmin ilk sahnesinde ben ağlamaya başladım.
hani Deniz'i doğururken,annenin öldüğü sahnede...
sessiz sessiz ağladım...
ortam karanlık..kimse kimseyi görmüyor...
istediğin gibi  sessiz sessiz ağlayabiliyor insan :)

arkamızda bir grup üniversite çağında fırlama gençlik...
hihi ho ho ho hii şeklinde gülüştüler film boyunca..
ben ağladım...
amaçları dalga geçmek değildi aslında...
sadece herkesin ağladığı filmde ağlamamaktı amaç... :)

ve beklenen sahne yaklaşınca ben gardımı aldım.
hani kamikazeye bindiğinde,
tam ters döneceğin saniyeyi beklediğin an vardır ya...
hani kendini kasarsın ve hazırlanırsın...
sıkı sıkı tutunursun...

işte tam da o malum sahnenin başladığı anda...
müziğin yavaştan derinden duyulduğu anda...
ben kendimi kastım....ağlamıycam....
ağlamıycam ağlamıycam....
ve o an ne oldu biliyor musunuz?
arkamızdaki fırlama gençlerden biri,
"abi kas kas nereye kad...." dedi
ve gerisini getiremeden böhüüü diye bir ses çıkardı
ve hönkürerek ağlamaya başladı.
 :))))

ve ben ilk kez bir filmde, ilk kez bir duygu yaşadım o an....
gözyaşlarım sümüklerime karışırken 
ve ben her ikisini de kontrol edemezken... :)
kontrol edemediğim gözyaşı ve sümüğe bir de ağlama sesim eklenirken....
sahne bir türlü bitemezken,ıstırabım her salise artarken...

birden Salim karakteri babasını devirip geçti ve tarlaya doğru koşmaya başladı.
karısı Hanife'nin "Salimmmm, nereye gidiyon Saliiimmm" repliği ile
 ben,gözyaşlarım,sümüklerim ve kahkahalarım bir bütün olduk :))
ıstırabın derin kuyularında acı çekerken
birden kahkahalarla gülüyordum.
ve işin garip tarafı...
bu yaşayan sadece ben değildim...

insanlar sinemaya gider,filmi seyreder...
film biter,ışıklar açılır. 
herkes hareketlenir ve o an film hakkında yorumlar hemen başlar...
dışarı çıkıp sigara içenler olur,telefonlarını açanlar...
işi olanlar hızlı hızlı hareket eder,işi olmayanlar oyalanır...
film seyreden insanların,salondan çıkarken yüzlerine bakarsanız,
içerde nasıl bir film seyrettiklerini anlarsınız.
komedi mi,dram mı?
eğlenceli mü düşündürücü mü?
film iyi mi kötü mü?

fakat bu filmden çıkan insanların yüzünde garip bir ifade vardı...
hem ağlamıştık hem gülmüştük...
üstelik bu zıt iki duyguyu bir saniye arayla
tüm hücrelerimizde hissetmiştik.
insanların gözleri şiş,burunları kırmızıydı...
fakat bir kahkahanın insanın yüzünde yarattığı o güzel görüntü de vardı yüzlerde...
karmakarışık bir ruh hali....
ne hissedeceğini bilemediğin ama aynı anda bir sürü duyguyu hissetiğin hal...

saniyede ruh halimi değiştiren bu film hakkında günlerce yazabilirim.
ama niyetim yok.

peki bunları neden anlattım?

güzel yurdumun güzel insanı....
 gezi olaylarının başlamasıyla,
her geçen gün dozu daha da artan bir 
"Babam ve Oğlum" sendromu yaşıyorum kendimce...
sosyal medyayı takip eden çoğu kişinin de 
aynı şeyi yaşadığını görüyorum.
saniyelik değişiyor ruh halim....
haberleri izliyorum, aynı duygu...
sosyal medyaya dalıyorum,aynı duygu....
insanlarla konuşuyorum,aynı duygu...

facebookta bildirimleri okurken kendimi kaybediyorum.
bir yandan üzüntü,kaygı,nefret,gözyaşı...
bir yandan kahkahalar,gülümsemeler..
bir yanda vah vahlar ...
bir yanda tüh tühler  ...
bir yanda kahır bela ...
bir yanda ha ha hi hoo.

bir cenaze haberinin ardından ağlıyorum,
başka bir bildirime yapılan yorumları okurken gülmekten boğuluyorum...
karikatürlere,duvar yazılarına ağzım yırtılarak gülüyorum.
orantısız zekanın durdurulmaz hızına yetişemiyorum.

bir iki "ay hadi amin" duasının arasına,
"hay Allah kahretsin yaaa" diyorum.
ülke olarak bizi daha neler bekliyor kestiremiyorum.

ne hissettiğimi bilmiyorum,
neyi hissedeceğimi bilmiyorum...

ve kimsenin de bildiğini sanmıyorum.

çünkü

BİLENLER KONUŞMUYOR...
KONUŞANLAR BİLMİYOR....



16 Mart 2014 Pazar

blog kafayı yedi..şimdi sıra bende :)







okuma listem kayboldu...

istediğim yeni bir bloğu takip edemiyorum...

izlediğim hiç bir bloğu göremiyorum...

beni gören var mı merak ediyorum...








3 Şubat 2014 Pazartesi

...............iyi ki doğdun DURU...mutlu yıllar sana.............

                                           Bebek Duası
bebek seni ay korusun 
yeni doğmuş tay korusun 
rüzgar olsun sana serçelerin sürüsü 
yüreğine sokulmasın acıların birisi 


sevdaların kuyusunda ışıklanıp uyusun 
uyusun da yalım yalım öpüşlenip büyüsün 
büyüsün de sırım sırım yiğitlenip yürüsün
....
bebek sana nişan olsun coşkuların gelini 
koklayasın dileğince yıldızların gülünü 
dar gününde dağlar senin sıkı tutsun elini 
bebek seni hayat 
seni hayat korusun.

(Nihat Behram)





Kardeşlerinizin yaptığı en güzel şey yeğenlerinizdir :)

Allah'tan  kardeşlerim de bir iyilik yapıp yüzümüzü güldürdüler. hatta iki iyilik :)

DURU...
sülalede doğan son kız çocuğu olarak, 
"son cadı"  meşalesini elimde tuttum 1975'ten beri...
baba tarafından kuzenlerimin hepsi erkek...
büyüdük evlendik...büyük kuzenimin oğlu oldu...
benim oğlum oldu...küçük kuzenimin de oğlu oldu.

sülalemiz seneler boyu, 4 erkek kuzenin arka arkaya doğduğu 1971'den beri
mavi tulumlar,zıbınlar,mavi patikler ve mavi kısa pantolonlarla,
oyuncak arabalar,tabancalar,bilyeler ve action man oyuncaklarıyla,
dıkşın dıkşın sesleri, hayt huyt bağrışları ve güreş turnuvalarıyla boğuşurken,
yetmedi bu 4 erkek kuzenin 3 tanesi de erkek babası oldu.
bir kız çocuğuna hasret kaldık.

nihayet aileye kız doğuracak baba yiğit bir gelin bulduk :))).
elbette ki evladın kızı erkeği yok...hepsi can parçası...
ama kız çocukları bir başka...
pembe yanaklı,pembe minik elli,pembe dudaklı minik bir kız için dualar ettik.
pembe minik zıbınlar,pembe cici patikler,pembe tüllü elbiseler alalım,
pembe yastıklarda yatıralım,pembe yorganlara saralım istedik.
odası,perdeleri,halısı pembe olsun,pembelerde boğulalım istedik.

Allah'a şükürler olsun ki benden tam 35  yıl sonra sülaleye bir kız çocuğu geldi...
daha doğduğu günlerde cadılık meşalesini elimden hızla aldı. :)
dudakları yanakları elleri pembe,gözleri mavi,öfkesi ve inadı kara bir cadı...
cadının önde gideni,arkada durmayanı, hatta bayrak taşıyanı :))

yüzü gibi adı da DURU olsun dedik...
ama Duru hiç durmadı :)))

yaklaşık iki yaşına kadar pembelere kırmızılara boğduk veledi.
yıllarca içimizde kalan ne varsa yaptık, hasretimizi giderdik.
pembe pembe minik elbiseler,pembe çoraplar,pembe tokalara gark ettik çocuğu...
velhasıl Duru tercihini göz renginden yana yaptı ve 
daha iki yaşına gelmeden MAVİ dedi...
birden tüm pembeler maviye döndü.
mavi duvar boyaları,mavi tişörtler,mavi bilmem neler...
hatta geçen yaz,benim koca delibaşın mavi tişörtlerine cebren ve hile ile el koydu.
herşeyin mavisi number one oldu...

pembeyle kafayı bozma noktasına gelen biz büyüklere ağzımızın payını verdi.
artık mavilerde yüzer olduk.
kabullendik :))


işte halası da minik prensesin 4.doğum günü  için hediyesini yaptı..
doğal olarak mavi :))

yapılışlarını ayrıntılı olarak anlatıcam kısmetse...

adı gibi kendi de,ömrü de, şansı da güzel olsun kızımın....
doğum günün kutlu olsun Duru...
nice yıllara....



   





1 Ocak 2014 Çarşamba

hoşgeldin 2014... iyi ki doğdum ben :)

yaş 39... yolun neresindeyim bilmiyorum...
2013'te çok büyük kayıplarım oldu manevi değerde..
hepsi de yeri doldurulamayan şeylerdi...
Allah kimseye sevdiklerinin acısını göstermesin....



1 ocak 1975'te 
" merhaba hayat,ben de varım" dediğim günden beri,
 iyi ve güzel şeylerin içinde olmak için
hep iyi ve güzel şeyler yapmaya çalıştım.
iyi ve güzel insanları seçtim.
kötü ne varsa ayıkladım ya ayıklamaya çalıştım
en kötü günümde bile şükrettim.

ve 2014'ten çok ümitliyim.
para,pul bilmem ne istemiyorum.
sadece sağlık ve huzur...
herkes için....


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...